Çocuk Masalları



KİTAP KURDU KÜÇÜK KIZ


Bir varmış bir yokmuş.dünyadaki güzelim diyarların birinde bizim masala konu olan küçük kız yaşarmış.küçük kız teyzesiyle birlikte büyük gösterişli bir evde bir eli yağda öteki balda,bir dediği iki olmadan yaşamasına rağmen mutlu değilmiş.neden mi peki çünkü küçük, etrafından küçük bir çocukmuş gibi muamele görmek istemiyormuş.o yaşıtları gibi topla oynamaktan salıncak da sallanmaktan ip atlamaktan derede yüzmekten kovalamaca oynamaktan hiç mi hiç hoşlanmıyormuş.hele hele o evcilik oyunu ....o kadar basit ve aptalca buluyormuş ki o oyunu oynarken gördüğü arkadaşıyla bir daha konuşmak bir yana ona selam bile vermiyormuş.gelgelelim küçük kız böylece tüm arkadaşlarını kendine küstürmüş.yapayalnız kalmış.içinden onlar benim arkadaşlığımı hakketmiyorlar ki diyor ve hiçbirini umursamıyormuş.oyun oynamayan kimseyle konuşmayan bu küçük,günlerini kitap okuyarak geçirirmiş sabahtan akşama kadar okur okur okurmuş.okumayı o kadar severmiş ki teyzesinin ve köylerindeki diğer insanların nasıl olup da bu eğlenceden mahrum kaldıklarını bir türlü anlamıyormuş.zaten arkadaşlarının bizim küçükten uzaklaşmalarının bir sebebi de kızla her konuştuklarında, kızın onlara o sıralar okuduğu kitaplardan bahsetmesi ve onlara da bu kitabı okumaları konusunda diretmesiymiş.çocuklar bir türlü anlamıyormuş sabahtan akşama kadar güzel güzel oynamak, yaramazlık etmek varken kızın tüm gün kitap okumasını.... bizim kız kitapları yalayıp yuttuğu için teyzesi ona kitap yetiştirmekte oldukça zorlanıyormuş.köyde kitap satılmadığından haftada bir şehre gidermişler kızla..kız orada onlarca kitap beğenirmiş o hafta okumak için. okudukları da gerçekten kalın kitaplarmış ama küçük kız gider gitmez okumaya başlayıp o günün akşamı kitapların ikisini bitirmiş teyzesi kitapların kızın hiçbir işine yaramayacağını düşünüp ah be kızım çocukluğunu yaşa günün birinde evleneceksin. o zaman çocukluğunu yaşamadığına üzüleceksin der dururmuş..kız bu sözleri duyunca dişlerini sıkar gözleri dolu dolu odasına gidermiş.teyzesinin çok yanlış düşündüğünü düşünüyormuş. o asla evlenmeyecekmiş.o kitap okuyacakmış ve bir gün mutlaka kitap okuduğu ve boş şeylerden uzak kaldığı için ödüllendirileceğini biliyormuş . bir yıl,ülkede kuraklık baş göstermiş. tarlalardaki ürünler olgunlaşamadan kuruyup kalmış. herkes çok zor durumda kalmış. kızın teyzesi bile o yıl tarlalarından hasat elde edemediği için artık iki üç haftada bir gidip çok daha az kitap almak durumunda kalmış kıza. kız teyzesini zor durumda bırakmak istemediğinden itiraz etmeyip yeni alınan kitapları bitirdikten sonra eski okuduğu kitapları bir daha okuyormuş. kuraklık gelmiş gelmesine de gitmek bilmemiş.artık köydeki çocukların dışarıda oynamasına anneleri izin vermiyormuş.zaten çocuklar da yarı aç yarı tok bir halde oynamaktan da zevk almıyormuş. gün boyu evde kart oyunları oynayıp, pinekliyorlarmış.kimse yüksek sesle dile getirmiyorsa da bu durum biraz daha böyle devam ederse herkes evini barkını bırakıp şehre göçmek zorunda kalacakmış.. küçük kızsa düşünüyormuş.kuraklığın verdiği zarar neyle yenilebilir.madem toprağı sürüp ürün elde edemiyoruz o zaman ne yapmalı aklına okuduğu tarih kitapları gelmiş. eski milletler kuraklık geldiğinde ne yaparlardı hatırlamış .heyecanla dışarı fırlayıp köyün yukarısındaki kızgın dereye gitmiş dere çok hızlı ve kızgın aktığından adı kızgın dereymiş.sonra tarlalara gitmiş.köyün aşağısındaki ormanlık alana da bir göz attıktan sonra teyzesine koşup planını anlatmış ormandaki ağaçlar kesilip içi oyulacak ve kovuklar yapılacak demiş sonra dereden tarlalara toprak kazılıp bu kovuklar yerleşirilecek, tarla içinde de dereden bu yolu izleyerek gelen suyun her yere ulaşmasını su yolları sağlayacak demiş. teyzesi kızın fikrinin işe yarayacağından emin olamamış ama kızın ısrarları üzerine köydeki diğer evlerden bazılarına anlatmış fikri.insanlar bir umutla açlık ve yoksulluk canlarına tak ettiğinden kızın dediğini bir bir yapmışlar iki aya kalmadan olgunlaşan ürünleri hasat etmişler kitap okuyan bu küçük kızın kitaplardan gerçekten faydalı şeyler öğrendiği anlaşılmış.teyzesi küçük kızla gurur duyduğunu her fırsatta dile getirip kızdan söyledikleri için özür dilemiş. anne babalar da çocuklarıyla tek tek gelip kızdan ödünç kitaplar almışlar herkes bir iki kitap okuyunca gerçekten kızın
neden okumadan duramadığını anlamışlar.köydeki büyük küçük herkes pek çok kitap okumuş.yeni doğan her çocuğa okuma yazma öğretilmiş .köy zamanla kalkınmış kalkınmış. bizim küçük kız bilge bir nine olduğunda köyümüz bilimadamları sanatçılar filozoflar çıkaran herkesin burada yaşamak için akın akın diğer diyarlardan geldiği büyük bir ülke olmuş ve herkes çok çok mutlu doğmuş mutlu yaşamış ve ihtiyarlamış...

Bu eserin hak sahibi Bilinmiyor.Daha fazla bilgi için sitemizin Telif Hakkı Uyarısı bölümünü okuyun.
-


-

UYKU CÜCESİ



Bir varmış bir yokmuş, Evvel zaman içinde kalbur saman içinde Uykular ülkesinde, uykuların en derin yerinde bir uyku cücesi varmış. Uykular ülkesindeki evinde sabah akşam uyuklarmış. Dünya üzerindeki çocuklardan biri uyumak istemediğinde uyku cücesinin kulakları çın çın çınlar, gözleri fal taşı gibi açılır, yerinden fırlayıp o çocuğun bulunduğu eve gidermiş. . Çocuğun odasına girdiğinde, elindeki değneği çocuğun gözlerine doğru uzatır, kirpiklerine bir iki kere vururmuş. Böylece uyumayan çocuk,horul horul uyurmuş. Günlerden bir gün Barış adlı bir çocuk televizyonun karşısında biraz fazla kalmış, böyle olunca da uyku saatini kaçırmış. Bu sırada uykular ülkesindeki uyumakta olan uyku cücesinin kulakları çınlamaya, gözleri faltaşı gibi açılmaya başlamış. Hoplamış, zıplamış bir adımda Barış’ın odasına gelmiş. Elindeki uyku değneğini çocuğun gözlerine doğru uzatıp, kirpiklerine bir iki kere vurmuş. Barış gözlerini daha çok açıp uyku cücesine bakmış. Uyku cücesi elindeki değneği tekrar ona doğru uzatmış, Barış değneği eliyle şöyle bir tutmuş ve gülmeye başlamış. Uyku cücesinin başına daha önce hiç böyle bir şey gelmemiş, o yüzden şaşırmış, afallamış değneğini Barış’ın elinden almak için çekmiş. Barış kıkır kıkır gülmeye başlamış. O kadar çok gülüyormuş ki, uyku cücesi telaşlanmış. Çünkü biraz sonra Barış’ın annesi odanın kapısını açmış. Uyku cücesi kendini yatağın altına atıp, saklanmış. Günün birinde çocukların dışında biri uyku cücesini görürse, bir daha uykular ülkesinden çıkamazmış. Annesi Barış’ı yanaklarından öpmüş ve uyuması için ona bir masal anlatmış bu arada bizim uyku cücesi, annenin anlattığı masaldan çok etkilenip, yatağın altında uyuyakalmış. Bir saat kadar sonra Barış yatağından aşağı inmiş, uyku cücesinin kulağının dibine yaklaşıp “Aaaaaaaaa” diye bağırmış. Uyku cücesi aniden uyanınca kafasını yatağa çarpmış sonra da Barış’ın ağzını kapatmış. Barış ağzı kapalı olduğu halde gülmeye devam etmiş, o kadar çok gülüyormuş ki, Uyku cücesi Barış’ın annesi odaya tekrar gelir diye telaşa kapılmış. Hayatında ilk defa bir çocuğu uyutmayı başaramıyormuş. Barış’ın karşısına çıkıp, eliyle sus işareti yapmış, Barış susmuş, ondan sonra takla atmaya başlamış, Barış merakla onu izliyormuş, uyku cücesi birden bire Barış’ın yanına hoplayıp, gözkapaklarını elleriyle çekiştirmeye başlamış, Barış gözlerini açmaya çalışıyor, uyku cücesi kapatmaya çalışıyormuş. Birkaç dakika sonra uyku cücesi Barış’ın gözkapaklarını bırakmış. “Sen neden uyumuyorsun çocuk”? diye sormuş ona. Çocuk biraz da ağlamaklı gözlerle ona bakmış :”Sen kimsin “? Demiş. Uyku cücesi,: “Ben yku cücesiyim, uyuyamayan çocuklara masal anlatır, değneğimle göz kapaklarında dolaşır, onları uyuturum “ demiş. Barış tekrar kıkır kıkır gülmeye başlamış.” İyi ama ben bütün gün uyudum zaten, o yüzden uyuyamıyorum “ demiş. Sahiden de Barış o gün okuldan geldikten sonra biraz yatmış ama 6 saattir uyuyormuş zaten, uyku saati biraz karıştığı içinde şimdi uyuyamıyormuş işte…. Uyku cücesi ona uyku saatlerine dikkat etmenin ne kadar önemli olduğunu anlatmış bütün gece. Çocukların günde en az 12 saat uyumaları gerektiğini, uyku düzenlerini bozduklarında işlerin karışacağını anlatmış. Barış ile birlikte gün ışıyana kadar konuşmuşlar. . En sonunda Barış sabaha karşı uyuyakalmış. O gece Barıştan başka hiçbir çocuk uykusuz kalmamış, uyku cücesini bu yüzden çağıran olmamış. Uyku cücesi ise hayatında ilk defa karşılaştığı bu olay sayesinde o gece yeni bir şey öğrenmiş. Şimdi nerede miymiş ? Tabiî ki uykular ülkesinde, aranızdan biri uykusuz kalırsa bir gece yanınıza gelecek, küçücük değneğini gözlerinizde gezdirecek, size masallar anlatacakmış… Şiiiişşttt uyku cücesi şu anda uyuyor, sessiz olun çocuklar…

Bu eserin hak sahibi Bilinmiyor.Daha fazla bilgi için sitemizin Telif Hakkı Uyarısı bölümünü okuyun.



TOPAL KARINCA




Vakti zamanda karıncalar arasında topal bir karınca varmış. Topallığına karşın gece gündüz demez çalışırmış. Havanın çok sıcak olduğu bir gün, çok ağır olan bir yiyeceği bulduğu yerden alıp yuvasına taşımaya başlamış. Yolu da uzunmuş. Uzun yolculuk ederken, şura senin bura benim derken, günün o kavurucu sıcaklığı da yerini tatlı tatlı . esen serin bir rüzgâra bırakmış. Derken her tarafı çiçeklerle bezenmiş bir su kaynağının başına varmış. Çiçekler nazlı nazlı sallanıp birbirleriyle yarenlik ediyorlarmış. Topal karınca biraz nefes alıp dinlenmek için, sırtındaki yükü bir karanfil çiçeğinin yanına bırakmış. Biraz dinlenmek için buradan daha iyi yer olmayacağını düşünmüş. Gümüş parıltısında akan suyun içinde baş aşağı akseden güzelliği izlemiş bir zaman. Sonrada yükünün üstüne oturarak dinlenmeye başlamış. Karanfil çiçeği şöyle boynunu büküp topal karıncaya bakmış, taşıdığı yüke bakmış, hayretler içinde: -Amma da tuhaf! Diye söylenmiş kendi kendine. O küçücük boyunla bu kadar yükü taşıyorsun demek. Üstelik ayağının biri de topal. Taşıyabildiğin . kadarını yüklensen olmaz mı? Demiş. Topal karınca başını kaldırıp karanfil çiçeğine bakmış. Sonra da kendi kendine: -Hey gidi dünya, herkesi başka türlü yaratmış. Bak sen benim ile karanfil çiçeğinin arasındaki farka!.. Bu güzelim yerde, şırıl şırıl akan güzelim suyun başında böyle keyif çatmak için ne yapmış acaba? Ya ben bu kadar çetin doğa koşulları ile uğraşıp bir dilim yiyecek için bu kadar çile çekmek için ne günah işledim peki?.. O arada gelincik çiçeği söze karışmış. -Günah filan işlemedin akıllım, herkesin bir yaşamı var. Senin yaşamında öyle. Bizim ki de böyle. Bizim yaşamımızın iyi olduğunu sanıyorsun, hiçte . öyle değil. Her gün korku içinde yaşıyoruz. Gün yok ki yüreğimizi korku sarmasın. Her an ölümle burun burunayız. Ya bir ot oburun dişleri arasında, ya da birinin ayakları altında ezilip gideriz her an. Hiç olmazsa sen kendini koruyabiliyorsun. Senin durumunda olmak için neler vermezdim, demiş. Topal karınca, gelincik çiçeğine uzun uzun bakmış ilkin. Sonra da kalkıp derede akan soğuk suyu yüzüne çarpıp kana kana içmiş. -Ohhhh bee! Bu su her şeye değer doğrusu, diyerek geçip gelincik çiçeğinin dallarının dibine oturup yiyecek çıkınını açmış. Çıkınında çıkardığı bir bezi olduğu yere sermiş. Yiyeceklerini bir bir bezin üstüne bıraktıktan . sonra, karanfil ve gelincik çiçeğine: -Buyurun birlikte yemek yiyelim, demiş.

Gelincik çiçeği: Afiyet olsun biz o işi biraz önce yaptık demiş.
Karanfil çiçeği: Gideceğin yolun daha çok mu demiş.
Topal karınca: Evet uzak, daha iki günlük yolum var, deyince.
Gelincik çiçeği: O zaman bu gece bizim konuğumuz ol, bir iyice yorgunluk atarsın, birlikte dertleşir söyleşiriz.
Karanfil çiçeği: Evet gelincik doğru söylüyor, bu gece konuğumuz ol. Uzun zamandır kimseler bize konuk olmadı.
Topal karınca: Haklısınız gün boyu durmadan yürüdüm. Yorgunluktan keyfim kaçtı zaten. Elimden olmayarak size karşı kaba bir söz söylediysem bağışlayın. Ben kötü biri değilim aslında.
Gelincik çiçeği: Biz halden anlarız arkadaş üzülme sen.
Karanfil çiçeği: Yok canım hiçte söylediğin gibi değil, kimse kimseye kaba laf söylemedi, keyfine bak sen.
Topal karınca yemeğini yedikten sonra, yere düşen kırıntıları toplamış, yeşillikler arasında hiçbir çöp bırakmadan her tarafı temizlemiş. Yere serdiği bezi güzelce toplayıp kaldırmış. Geçip derede ellerini bir iyice yıkamış, dişlerini fırçalamış.
Karanfil çiçeği ve gelincik çiçeği, topal karıncanın bu temizliğine hayranlıkla bakmışlar ilkin sonra da kendi aralarında.
Gelincik çiçeği: Bak görüyor musun yerde tek çöp bırakmadı. Doğayı ve çevreyi temiz tutmaya özen gösteriyor.
Karanfil çiçeği: Evet haklısın ama bunu yapmak zorunda. Çevresini temiz tutmayanların hastalıklardan kurtulması olası değil. Sağlıklı yaşamanın birinci kuralı temizlik ve çevreyi korumaktır. Yeşilliği korumaktır.
Gelincik çiçeği: . Ama birileri her tarafı kirletiyor, hatta daha da ileri giderek yerlere tükürüyorlar, çöplerini rasgele yerlere atıyorlar.
Karanfil çiçeği: Haklısın öyle davrananlar o kadar çok ki.
Gelincik çiçeği: Peki bunlara okulda öğretmiyorlar mı? Örneğin yerleri kirletmeyin, çevrenizi temiz tutun, pikniklerde yerleri kirletmeyin, çöplerinizi toplayın, sigara yanıklarını kurumuş otların arasına atmayın demiyorlar mı?”
Karanfil çiçeği: . Diyorlar demesine diyorlar da, ama anlayan kim, insanın kendisinden olmalı. Geçenlerde bana biri söyledi, yeni okula gidenler okuyan gençler çok akıllıymış biliyor musun? Çevre temizliğine çok önem veriyorlarmış. Birisi yerlere bir şey attı mı hemen onu ikaz ederek çöp bidonlarını gösteriyorlarmış ya!..
Gelincik çiçeği: Çok güzel ya!.. Desene artık kirlilikten kurtulacağız.
Karanfil çiçeği: Evet, birkaç yıla kadar her taraf pırıl pırıl olacak göreceksin.”
Gelincik çiçeği: Umarım.

Bu eserin hak sahibi Taki Akkuş'dur. Eser " Topal Karınca" kitabından alıntılanmıştır.Daha fazla bilgi için sitemizin Telif Hakkı Uyarısı bölümünü okuyun.



DÜRÜST ODUNCU




Evvel zaman içinde bir ormanın kenarında küçük bir köy varmış. Bu köyün erkekleri ormanda odun keser, sonra kestikleri odunları satarak geçimlerini sağlarlarmış. Bu odunculardan birisi köyün en dürüst oduncusu imiş. Hiç yalan söylemez, kendi kazandığından başkasında gözü olmazmış. Bir gün, bu dürüst oduncu odun kesmeye ormana gitmiş. Baltasını bir ağacın dibine bırakıp başlamış kesebileceği bir ağaç aramaya. Gözüne bir ağacı kestirdikten sonra baltasını bıraktığı yere gitmiş. Ancak baltasını bıraktığı yerde bulamamış. Sağa bakmış yok, sola bakmış yok. Çaresiz başlamış ağlamaya. “Ben şimdi ne yaparım ne ederim. Baltam olmadan nasıl odun keser para kazanırım” diyerek gözyaşı dökmüş. Oduncunun halini gören orman cini, oduncunun haline acımış. Hemencecik altından bir baltayı oduncunun yanına göndermiş. Oduncu “Benim baltam altından değildi” diyerek baltayı almamış. Orman cini bu sefer gümüşten bir baltayı oduncunun yanına göndermiş. Oduncu “Benim baltam gümüşten de değildi” diyerek gümüş baltayı da almamış. Orman cini bu kez de oduncunun kendi baltasını göndermiş. Oduncu kendi ağaç saplı demirden baltasını görünce sevinmiş. “İşte benim baltam bu!” diyerek baltasını omzuna atmış. Orman cini oduncunun dürüstlüğü karşısında memnun kalmış. Oduncuya hem altın, hem gümüş baltayı hediye etmiş. Aldığı hediyelere çok sevinen oduncu, neşe içerisinde köyünün yolunu tutmuş. Köyde karşılaştığı odunculara başından geçenleri anlatmış. Altın ve gümüşten baltaları . gören diğer oduncular hemen baltalarını alıp ormana koşmuşlar. Ormanda baltalarını kaybetmiş gibi yapıp ağlamaya başlamışlar. Orman cini de hepsine birer altın balta göndermiş. Oduncular altın baltaları görünce “İşte bizim baltalarımız!” diyerek baltaları sahiplenmişler. Orman cini oduncuların açgözlülüklerine çok kızmış. Oduncuların baltaları eski haline dönüşmüş. Bununla da kalmayıp baltaların sapları çıkmış, . başlamış sahiplerinin kafasına inmeye. Oduncular, kaçıp canlarını zor kurtarmışlar. Bir daha da açgözlülük yapmamaya söz vermişler.



TEMBEL KIZ




Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; pireler berber, develer tellal iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken bir karı koca varmış. Bu karı kocanın bir kızı olmuş. Kız, elbebek gülbebek büyütülmüş, ama hiç iş öğrenememiş. Bunun için adına Tembel Kız denilmiş. Bu kız o kadar tembelmiş ki yerinden kalkmaya üşeniyormuş. Anası babası ona bir gelberi yaptırmış. Kız da oturduğu yerden işini gelberiyle yapıyormuş. Kızının evlilik çağı gelmiş. Anası babası kızı bir avcıyla evlendirmiş. Avcı ava gitmiş, bir ördek vurmuş. Eve gelmiş, ördeği temizlemiş, ateşe koymuş. Tekrar ava gitmek üzere hazırlanmış, karısına ateşe ördeği koydum, yanmasın bak demiş. . Tembel Kız, olur demiş, demiş ama yerinden bile kalkmamış. Aradan uzunca bir zaman geçmiş. Dilenci eve gelmiş. Tembel Kıza, hanımcığım Allah rızası için bir dilim ekmek demiş. Tembel Kız da yan tarafta mutfak, geç al cevabını vermiş. Dilenci mutfağa girmiş. Bakmış ocakta ördek kaynıyor, almış ördeği, torbasına koymuş, tencerenin içine de ayaklarındaki pis çarıkları... Gelmiş, Tembel Kız`ın yanına. Bak hanımcığım demiş, ekmeği aldım Allah razı olsun. Şimdi sana bir türkü söyleyeyim de ben gideyim. Türküyü şöyle söylemiş; Senin gaga benim torba içinde, Benim çarık senin çorba içinde, Sen yat kaba yatak yorgan içinde, Ben yiyecem gagayı orman içinde. Dilenci türküyü böyle söylemiş, çekip gitmiş. Aradan bir zaman geçmiş, kızın avcı kocası gelmiş. Karısına ördek pişti mi? Demiş. Karısı olan biteni anlatmış, bak bana bir de türkü söyledi, sana deyiverem demiş, türküyü söylemiş. O zaman avcı kocası durumu anlamış, karısına kızıp azarlamış. Ondan sonra Tembel Kız, tembelliği bırakmış. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.




KUĞU KIZI PERİ KIZI



Yalçın kayaların tepesindeki bir şatoda, genç bir prens annesiyle birlikte yaşarmış. Bu prens havanın çiçek kokularıyla dolu olduğu bir bahar günü avlanmaya gitmiş. Av peşinde dolaşırken akşama doğru ağaçların arasında karşısına gümüş renkli minicik bir göl çıkmış. Birden uzaktan kanat sesleri duymuş ve ağaçların arkasına saklanmış. Üç tane uzun boyunlu narin kuğu gökten süzülmüş. Gölün kıyısına konan kuğular beyaz tüylerini bir elbise gibi çıkarmışlar. Genç prens gördüklerine inanamamış; kuğular birbirinden güzel genç kızlara dönüşüvermişler. Kızlar göle girip yıkanmış,eğlenmişler.Sonra da kıyıya geri dönüp, tüyden elbiselerini sırtlarına geçirip kanatlanmışlar. Kızların üçü de çok güzelmiş, ama en küçükleri dünya güzeliymiş. Prens o günden sonra başka şey düşünemez olmuş. Varsa yoksa kuğu kız! Sonunda annesine durumu anlatmış. “Eğer kuğu kıza kavuşamazsam, onunla evlenemezsem, ben bu dünyada yaşayamam” demiş. Prensin annesi çok kederlenmiş. “Ah yavrum! Sen kuğu kızı unut” demiş, “O bir peri kızı. Peri kızları da insanların yanında yaşamaz” diye dil dökmüş. Prens annesini seviyormuş, gerçekten yürekten seviyormuş, ama kuğu kızı daha çok seviyor olsa ki, vazgeçememiş. Kızı unutamamış. Kuğuları gördüğü göle geri dönmüş, sabah akşam arada kuğuların geleceği günü bekemeye başlamış. Bir gece uzaktan yine kanat sesleri duyulmuş. Prens heyecanla gözlerini gecenin karanlığına dikmiş. Sonunda üç zarif kuğu göl kıyısına konmuş. Kuğular, beyaz . tüyden elbiselerini üzerlerinden atıp yine dünya güzeli birer kız haline gelmişler. Suya girip yıkanmaya başlamışlar. Onlar orada yıkanırken genç prens, en küçük kızın tüyden elbisesini kaptığı gibikaçmaya başlamış. Arkasına bile bakmadan koşmuş. Kız kardeşler de hemen kıyıya yüzmüşler. İki kardeş elbiselerini sırtına geçirip uçmuş. En küçük kız ise tüyden elbisesi olmadığı için uçamamış.Prensin peşinden koşmuş. Onu yakalayınca da önünde diz çöküp elbisesini geri vermesi için yalvarmış, yakarmış. Ablalarının peşinden gidebilmek için diller dökmüş. Prens kararlıymış. Kuğu kızıntüyden elbisesini vermemiş. Sırtına bir pelerin sarıp, kızı şatosuna götürmüş ve onunla evlenmiş. Bir süre sonra kuğu kızı peri kardeşlerini unutmuş. Tüyden elbisesini unutmuş. Gümüş renkli gölü unutmuş. Aradan altı bahar geçmiş. Ağaçlar yedinci defa çiçek açmaya başladığında, kuğu kızı peri kızı, prense bu şatoya ne zaman ve nasıl geldiklerini sormuş. Kız beyaz ışıklar saçan elbisesini bulup eline almış. Denemek ister gibi sırtına geçirmiş ve bir anda tekrar uzun boylu narin bir kuğu olup, açık pencereden uçuvermiş! Prens o günden bu yana her baharda gümüş renkli gölün kıyısına gidermiş.Göl kenarında oturur, gece uzaklardan duymayı ümit ettiği kanat seslerini dinler kuğuların geleceği anı beklermiş. Ama kuğu kız bir daha gelmemiş. Kuğu kızı peri kızını o günden sonra kimse görmemiş.



GÖKKUŞAĞI




Emir henüz sekiz yaşındaydı. Onun hayal dünyası diğer yaşıtlarına göre biraz daha küçüktü. Yaşıtlarının aklında pek çok hayal varken, onun sadece bir hayali vardı. Gökkuşağına gitmek... Her yağmur yağdığında güneşin doğmasını bekliyordu. Böylelikle gökkuşağının o muhteşem görüntüsünü görebilecekti. Gökkuşağını gördüğü günlerden birinde babasına gökkuşağına gitmek ve onu yakından görmek istediğini söyledi. Fakat babası gökkuşağının ulaşılamayacak kadar uzakta olduğunu ve onun yakından görülmesinin mümkün olmadığını söyledi. Ama bu cevap Emir`i tatmin etmemiş, aksine gökkuşağını yakından görme isteği ve merakı daha da kuvvetlenmişti. Bunu takip eden günlerde, gökkuşağı her gök yüzünde göründüğünde Emir, babasına bu isteğini tekrarlıyordu. Ama her defasında babası bunu reddediyordu. Son söylediğinde babası ona kızmış, yaşıtları gibi oyunlar oynamasını söylemiş ve bir tokat atmıştı. Emir, yine gökkuşağının gök yüzünde göründüğü günlerden birinde onun yanına gitmeye karar verdi. Babası onu götürmüyorsa eğer, o tek başına, bisikletiyle gökkuşağına gidebileceğini düşünmüştü. Annesine arkadaşlarıyla oynamaya gittiğini söyledi ve bisikletine binerek . gökkuşağına gidebilmek umuduyla yola çıktı. Emir`in annesi o üç yaşındayken ölmüştü ve babası Emir`e tek başına bakamadığı için yeniden evlenmişti. Fakat evlendiği kadın babasıyla onun parası için evlenmişti. Babası evdeyken Emir`e iyi davranıyor, fakat o evde değilken kötü davranıyordu. Bisikletiyle ilerlerken caddeye geldiğinde frenleri tutmadı ve caddeden o sırada geçen arabalardan biri Emir`e çarptı. Çok sert çarpmamıştı ama yinede yaklaşık iki metre ileriye fırlatmıştı Emir`i çarpmanın etkisiyle. Emir`e çarpan arabanın şöförü hemen onu arabasına alıp hastaneye götürdü. Şöförün eşi de arabadaydı ve eşinin isteğiyle Emir`in ceplerinde her hangi bir telefon numarası olup olmadığına baktı. Babası Emir`e bir kartvizitini vermişti kötü bir durumda ona ulaşılması için. Kartviziti bulan kadın eşine verdi. Adam hemen numarayı arayıp durumu kısaca özetledi ve derhal hastaneye gelmesini söyledi. Babası hastaneye geldiğinde Emir yoğun bakımdaydı ve ölmek üzereydi. Sürekli babasını sayıklıyordu. Babası doktorların engelini aşıp oğlunun yanına girdi. Emir, babasına sadece tek bir cümle söyledikten sonra gözlerini kapadı ve nefes alışverişleri kesildi: “Sen beni gökkuşağına götürmeyince, ben gitmek istedim baba.” Odadan çıkan adam ağlayarak hastanenin koridorunda yere yığıldı. Gözlerini açtığında hastanenin odalarından birinde yatıyordu. Yataktan kalktı ve hastaneden çıkarak evine doğru yol aldı. Bir sonraki sabah bankaya giderek bütün parasını çekti, hisselerini sattı. Bütün parasını bir çantaya doldurdu ve yağmurun yağmasını beklemeye başladı. Eşi bu halini gördü, bütün hisselerini sattığını öğrendi ve eşyalarını toplayarak onu terketti. Yağmur başladıktan sonra güneş doğdu ve gökkuşağı gök yüzünde belirdi. Hemen çantayı alıp dışarıya çıktı. Gökkuşağına ulaşmak için koşmaya başladı. Fakat çok geçmeden gökkuşağı kayboldu. O günden sonra yürüyerek kilometrelerce yol katetti gökkuşağına ulaşabilmek için. Üstündeki kıyafetleri hiç çıkarmıyor, sadece yemek yemek ve su içmek için duruyordu. Bitkindi. Her gittiği yerede ona nereye gittiğini soruyorlardı ve o da ağlayarak hep aynı cevabı veriyordu: “Gökkuşağını oğluma getirmeye gidiyorum.” Yağmur yağdıktan sonra güneş doğdu ve gökkuşağı gök yüzünde görüldü. Bu kez hiç olmadığı kadar yakındı gökkuşağının başladığı yere. Koşmaya başladı. Gitmek istediği yere vardığı sırada bedeni bu yolculuğa daha fazla dayanamadı ve yere yığıldı. Ölürken ağzından son bir cümle çıktı: “Bekle oğlum, sana gökkuşağını getiriyorum.”

Bu eserin hak sahibi Bilinmiyor.Daha fazla bilgi için sitemizin Telif Hakkı Uyarısı bölümünü okuyun.


DAĞINIK ÇOCUK




Bir çocuk varmış. Eşyalarını toplamaktan hiç hoşlanmazmış. Bir gün yerlerde atılı duran eşyalar, aralarında konuşuyorlarmış. -“Sen neden hala buradasın. Bu saatte okulda olman gerekmiyor mu?” diye sormuş ceket ders kitabına. Ders kitabı: -“Evet, ama dağınık çocuk okula giderken beni aradı, bulamadı. Sonunda beni almadan gitti” dedi. Çorap: -“Ben tam üç gündür burada yatağın altında sıkışıp kaldım. Kimse beni görmüyor.” Dedi. Tişört: -“Ben tertemiz bir tişörttüm. Beni dolaptan çıkarttı sonra yere attı. Üstelik dağınık çocuk odada yürürken üstüme basıyor. Hem kirlendim, hem de buruştum.” -“Bir fikrim var” demiş pantolon. “Dağınık çocuk benim cebimde otobüs bileti unutmuş. Hep birlikte otobüse binip gidelim.” -“Evet” diye bağırmışlar. Hep birlikte yola çıkmışlar. Otobüs onları yemyeşil kırlara götürmüş. -“Ne kadar güzel bir yer burası? İyi ki yatak altlarında dolap kenarlarında beklemek yerine buradayız.” Saklambaç oynamışlar, yerlerde yuvarlanmışlar. Tozlanıp çamurlandıklarına hiç aldırmıyorlarmış. Tekrar otobüse binip eve dönmüşler. Bütün eşyalar daha önce atılmış oldukları yerlere aynen uzanıp yorgunluktan uyuya kalmışlar. Çocuk okuldan dönüp eşyalarının halini görünce: -“Aman Allahım! Yerlerde bıraktım diye ne hale gelmişler.” Demiş. O günden sonra eşyalarını hep yerli yerinde tutmuş.

Bu eserin hak sahibi Aytül Akal'ındır. Eser " Dağınık Çocuk" kitabından alıntılanmıştır.Daha fazla bilgi için sitemizin Telif Hakkı Uyarısı bölümünü okuyun.


SEVGİ AĞACI




Bir zamanlar, uçsuz bucaksız bir kum çölünün ortasında, yemyeşil yapraklarıyla dibine gölge ve serinlik veren bir ağaç varmış. Çölün kavurucu ve acımasız sıcağı, kumları kızdırır ama bu ağacın yeşil yapraklarını kurutamazmış. Kızgın güneş ne yaparsa yapsın, yapraklar hep yeşil ve parlak olurmuş. Güneşin sıcağından bunalıp kaçan tüm hayvanlar, bu ağacın gölgesinde dinlenir, esen rüzgarın tüylerini okşayışına kendilerini kaptırıp, uyuklarmışlar kaygısızca. Ağacın dalları arasına yuva yapmış olan kuşlar, yaprakların gölgesinde güneşten korunup, kanat çırparak daldan dala uçuşur, şarkılar söylermişler mutluluk içinde. Çölün ortasında, kızgın kumlarla çevrili bu ağacın nasıl beslendiğini mi merak ediyorsunuz? Söyleyeyim: Sevgi ve mutlulukla beslenirmiş bu . ağaç. Diğer ağaçlar gibi topraktaki suyu ve besinleri çölde bulamadığı için, sevgi ve mutluluktan sağlarmış gereksinimini. Bu ağacın sevgiden oluşan besini, diğer tüm ağaçlardan ayrı bir özellik katarmış ona. Yaprakları daha canlı, gölgesi daha serin, gövdesi daha güçlüymüş. Ona `Sevgi Ağacı` derlermiş. Gölgesinde barınan havyanların sevgisi, dallarında ötüşen kuşların neşesi, ağacı sevindirirmiş. Bu uçsuz bucaksız çölde işe yaradığını anlayıp, daha çok sevgi ve mutluluk yaymak için yaşarmış. Güneş bile, o kavurucu sıcağını tüm çöle yayan, suyu buharlaştıran, toprağı kurutan acımasız güneş bile, ona sevgiyle eğilir, ışınlarını ağacın üstüne yansıtmamaya çalışırmış. Ağaç, dibindeki hayvanların sevgisi çoğaldıkça büyür, büyüdükçe dallarını açar, yapraklarını kabartır, daha çok gölge yapmaya çalışırmış. Rüzgar da onu pek severmiş. Çölde köşe bucak dolaşıp, kumları öfkeyle bir yerden ötekine savurup duran rüzgar bile, ağacın çevresine gelince yumuşar, gölgesinde uyuklayan hayvanları serinletmeye çalışırmış. Hafif hafif estikçe, ağaç da yapraklarını sallar, çöl sıcağını uzaklaştırırlarmış el birliğiyle. Çöl ortasındaki Sevgi Ağacı, gölgesinde yaşayan hayvanların sevgi ve mutluluğuyla beslenip büyürken, gölgesindeki hayvanları da mutlulukla doyururmuş. Ağacın gölgesinde kediyle fare kucak kucağa uyurken, köpekler kedilerin tüylerini yalarmış. Ağacın gölgesi büyüdükçe, altında daha çok hayvan barınır olmuş. Ağacın yaprakları büyüdükçe kalp biçimini alıyor, sevgiyle çarpıyormuş `pıt, pıt` diye. Bir gün, tüm havyanlar Sevgi Ağacı`nın gölgesinde mutluluk içinde yaşayıp giderken, uzaktan bir tilkinin kumlar üzerinde sürünerek ağaca doğru geldiğini görmüşler. Hepsi birden el etmişler tilkiye, `Çabuk yürüsün, ağacın gölgesine sığınsın` diye. Tilki tam ağaca yaklaşacağı sırada, sıcak çöl güneşi onun tüm gücünü emivermiş. Zavallı tilki, bitkin bir durumda kumlar üzerinde serilip kalmış boylu boyunca. Hemen üç küçük çöl faresi, kumların arasında yuvarlana yuvarlana, ölmek üzere olan tilkiye koşmuşlar. Kuyruğundan ve ayaklarından çekiştire çekiştire, ağacın gölgesine taşımışlar onu bin bir güçlükle. Tilki kendinden geçmiş bir durumda, ağacın gölgesinde hareketsiz yatarken, tüm hayvanlar sevinç çığlıkları atmışlar: `Yaşasın tilkicik kurtuldu` diye. Hepsi de Sevgi Ağacı`nın gölgesinin tilkiyi iyi edeceğini, bitkin ve baygın yatan tilkinin bir süre sonra kendine geleceğini biliyorlarmış. Sevgi Ağacı, çevresindeki havyanların düşündüklerini doğrularcasına, kalp biçimindeki yapraklarını eğmiş tilkinin üzerine. Dallarını ve yapraklarını sallamış, serinletmiş sıcaktan bitkin düşen tilkiyi. Sonra rüzgar yardıma gelmiş. En yumuşak okşayışıyla serin serin üflemiş tüylerini. Diğer hayvanlar sevinç gösterisini sürdürmüşler, `Ağaç daha çok beslensin, tilkiyi kurtarsın` diye. Kuşlar cıvıl cıvıl ötüşmüşler, `Yapraklara renk gelsin, pıt pıt kalp gibi çarpsın` diye. Sevgi ve mutluluk ilacını alan tilki, yavaş yavaş kendine gelmeye başlamış. Önce soluk almış derinden. Ciğerlerine sevgi ve mutluluğu çekmiş bir nefeste. Kanı ısınmış. Kuyruğunu sallamış mutlulukla. Ayaklarını oynatmış yavaşça. Kendine gelip gözlerini açınca, çevresinde oynaşan, mutluluk çığlıkları atan havyanlara bakmış gülümseyerek. Sevgi Ağacı onu iyileştirip, eski gücüne yeniden kavuşunca, kendine gelmiş ve birden ayağa kalkmış. Şöyle bir gerindikten sonra silkinmiş. Tüylerine yapışmış çöl kumlarını temizlemiş daha güzel görünmek ve rahatlamak için. Kumlardan arındıktan, Sevgi Ağacı`nın gölgesinde . mutluluğu kana kana içip, kendine geldikten sonra, tüm hayvanlara teşekkür etmiş, yardımlarını esirgemeyip, kendisini hayata döndürdükleri için. Ama tilki bu rahat durur mu? Hayvanların arasında dolaştıkça sinsi sinsi, birinden aldığını diğerine, bire bin yalan katıp, aktarmaya başlamış. Hayvancıklar eskisi gibi birbirlerini sevgiyle okşayacaklarına, birbirlerine hırlamaya başlamışlar. Dişlerini gösterip, bir diğerini kovalamışlar düşmanca. Onların birbirlerine kızıp hırlamaları tilkiyi pek sevindirmiş. Sinsice gülmüş: `Yaşasın, aralarındaki dostluğu yıktım` diye. Dosluk ve sevgi yıkılıp, hayvanlar birbirlerine düşünce, birlikteliklerinden doğan güçleri kalmayacak, tilki de bir yolunu bulup, tek tek tuzağa düşürüp yiyecekmiş havyanları. Kurgusunu sinsice

uygularken düşünememiş Sevgi Ağacı`na zarar verdiğini. Havyanların birbirlerine olan . sevgisi ve güveni azalınca, ağaç beslenemez olmuş. Önce yaprakları küçülmüş, mutluluk suyunu içemediği için. Sonra güneşin yakıcı ışınlarına engel olamamış. Küçülen yaprakların arasından sızan ışınlar, gölgesini azaltmış. Barış yok olmuş. Barışın yerini korku ve kuşku almış. Kuşlar dallar arasında kaçışıp durmuşlar, tilkinin tuzağından kurtulmak için. İçlerine bir korkudur girmiş. Korkan kuş ötebilir mi? Susmuşlar hepsi de. Sevgi olmayınca güçsüz kalan ağacın dalları zayıflamış, yaprakları dökülmüş süzülerek. Rüzgar da yardım edemez olmuş ağaca. Sıcak kumlar üflemiş gölgesine. Tüm hayvanlar, kum fırtınalarından korunmak için kovuklara sinmişler, birbirlerinden uzak. Kaçışan, kovalanan hayvanlar varmış ağacın tükenmek üzere olan gölgesinde... Bu duygusal yıkımı gören . üç küçük fare bir kenara çekilip, aralarında bir plan yapmışlar; Diğer hayvanlar görmeden, kimse ne yapmak istediklerini bilmeden, tilki duymadan. Bir gün tilki sıcakta uyuklarken miskin miskin, yanına yaklaşmışlar sessizce. Zayıflamış gölgeden sürükleyerek, kızgın çöl kumunun üzerine taşımışlar tilkiyi uyandırmadan. Sıcak çöl güneşi durur mu? Hemen atılmış tilkinin üzerine. Daha önce yarım kalan işini bitirmiş. Almış tilkinin tüm gücünü. Sıcak çöl güneşi tilkinin gücüyle doyarken, üç küçük fare, zayıflamış gölgenin altında duran diğer hayvanlara seslenmişler. Aralarındaki kavgaya son vermelerini, yoksa sevgi ağacının tümüyle güçsüz kalacağını, kendi sonlarının da tilkininkinden pek farklı olmayacağını anlatmışlar dilleri döndüğünce. Önce hayvanlar homurdanmış ve farelerin sözlerine kulak asmak istememişler, ama her an gücü tükenen Sevgi Ağacı`nın acı dolu yakarışları ve ağlayarak dökülen yapraklarını görünce çaresiz boyun eğmişler söylenenlere. Birbirlerine sarılıp özür dilemişler. Eskisi gibi barış, sevgi ve mutluluk içinde yaşamak istediklerini dile getirmişler ağlayarak. Utanç gözyaşları oluk oluk aktıkça, birbirlerine duydukları kini temizlemiş kalplerinden. Sonra, kıpır kıpır çarpıntılarla sevgi yeniden filizlenmiş. Çiçekler açmaya başlamış kalplerde. Gülmüşler olanlara, kurnaz tilkinin yaptıklarını düşünüp. Kuşlar da ötmeye başlamışlar mutluluğu müjdeleyerek. Aralarındaki sevgi yeniden yeşerince, Sevgi Ağacı da susadığı mutluluktan içmiş kana kana. Böylece Sevgi Ağacı yeniden canlanıp büyümeye başlamış. Hem de eskisinden daha güçlü ve daha görkemli olmuş... Yaşamları eski günleri aratmayıp daha da iyi olunca, tüm hayvanlar bir araya gelmişler. Bir tanecik Sevgi Ağacı`nı korumak istemişler. Onu her yere yaymak için kuşlar görevlendirilmiş. Kuşlar sevgi ağacının tohumlarını uçurup, her gittikleri yere dikeceklermiş. Böylece, Sevgi Ağacı bir yerde solup, yok olmaya yüz tutsa da, bir başka yerde büyümeye devam edebilecekmiş. Sevgi Ağacı`nı olası tehlikelerden uzak tutmak ve onu daha güvenle büyütmek için, görünmez yapmaya karar vermişler. Kuşlar, görünmeyen Sevgi Ağacı tohumlarını, dünyanın her yerine yaymışlar. Zamanla her yerde Sevgi Ağaç`ları büyümüş, kocaman yaprakları, upuzun dallarıyla birbirlerini kucaklamışlar, `Tüm sevgiler ve mutluluklar birleşsin, birbirlerinin gücüne güç katsın` diye. Dünya üzerinde bir yerlerde, kuyruğunu sallayan köpeğe sevgiyle yaklaşıp, onun tüylerini okşayan birisini görürseniz, bilin ki oralarda Sevgi Ağacı vardır. Dallarını eğmiş, kalp biçimdeki yapraklarıyla sevgi pınarından içiyordur. Sevgi Ağacı`nı, el ele gezen, birbirlerini seven, kucaklayıp öpen insanların arasında da görebilirsiniz. Onların sevgisiyle beslenirken, mutluluk gölgesi altındaki sevgilileri koruyordur. Sevgi Ağacı`nı göremezseniz, hemen utanç gözyaşlarıyla kalbinizdeki kini ve kötülükleri yıkayın. Kalbinizde sevgi filizleri açılsın. İnsanları, hayvanları ve doğayı sevin. O zaman her yerde yemyeşil Sevgi Ağaç`larını görürsünüz. Sizi yakıcı güneşten, tilkinin sinsi kurnazlıklarından korumaya çalışır. Size sevgi ve mutluluğun gölgesini, serinliğini sunar. Onun gölgesinde, doğal sevginin mutluluğuyla yaşarsınız sonsuza değin.

Bu eserin hak sahibi Selma Arslan Zerman'dır. Eser "Sevgi Ağacı" kitabından alıntılanmıştır.Daha fazla bilgi için sitemizin Telif Hakkı Uyarısı bölümünü okuyun.


AÇ GÖZLÜ KEDİ




Uzun zaman önce, uzak bir ülkede çok yoksul bir nine yaşardı. Bu ninenin bir de kedisi vardı.Kedi o kadar uyuşuktu ki, patisini bile kaldırmaya üşenir, bu yoksul kadının verdiği yemeklerle gününü gün ederdi. Günler böyle geçip giderken... Bizim Miskin Kedi, iyice zayıflamış, çelimsizleşmişti. Bir gün evin kapısında otururken kocaman bir . kediyle karşılaştı.Doğrusu kediden çok bir kaplana benziyordu. Zayıf kedi, hayıflandı,`Niçin ben böyle güçsüz, bakımsızım, sen böyle şişman, semizsin?` diye... Semiz Kedi: - Sen de her gün Padişah`ın sarayında bulunursan türlü türlü yemekler yersin , benim gibi olursun, dedi. Güçsüz Kedi bu fikri çok beğendi. Bu yoksul kadının . yanında durmakla karın doymuyordu işte. “Herkes neler yiyor, ben burada sürünüyorum” diye düşündü. Yoksul ninenin evinde ne vardı ki...Ne yiyecek, ne içecek... - Ne zaman gidersen haber ver birlikte gidelim, dedi. Semiz Kedi bunu kabul etti. Güçsüz Kedi, akşam olduğunda durumu nineye anlattı. Saraya gitmek için ondan izin istedi. Nine bu duruma çok üzüldü. Tamam ona çok güzel yiyecekler veremiyordu ama aç kalmıyordu, sonra burada tehlike yoktu, orada neyle karşılacağını bilemiyordu - Hırs insana zarar verir, şimdi sen bunu düşünemiyorsun. Elindekilerle yetinmeyi öğrenmelisin dedi. Fakat kedinin umurunda değildi bu, önemli olan güzel yiyeceklerdi. Ertesi gün yiyeceği . türlü türlü yiyecekleri düşünüyordu. Sabah oldu.Semiz Kedi, pencereden, `miyaav miyaaav!` diye seslendi, Zayıf Kedi de çıktı, birlikte saraya gittiler. Fakat sarayda durum hiç de semiz kedinin anlattığı gibi değildi. Sarayın kapısına yığılan yüzlerce kedi vardı ve artık herkes bu kedilerden bıkmıştı. Her gün yenileri ekleniyordu bunların arasına. Padişah okçularını yollayıp, bundan sonra yeni gelen kedi gördüklerinde vurmalarını istedi. Okçular hazır beklemeye başladılar. Bizim çelimsiz kedi hoplaya zıplaya yemeklere saldırınca midesine oku yedi. O günden sonra ninenin yanına dönemedi. Nine onu birkaç gün bekledikten sonra , kedinin hırsının ve açgözlülüğünün kurbanı olduğunu anlayıp , ümidi kesti. Kendine yeni bir kedi buldu ve artıklarını ona yedirmeye başladı.




ASLAN VE TAVŞAN




Bir ormanda yaşayan birkaç küçük hayvanınHuzurları kaçmıştı korkusundan aslanın.Birden pusudan çıkar, birisini kapardı;Bu yüzden hepsinin de ondan ödü kopardı.Bir çâre düşündüler ve ona dediler ki :`Biz seni doyururuz, sen kabul et yeter ki;Her gün birimiz gelir oluruz sana kurban,Yeter ki sen avlama bizi çıkıp pusudan.Bu korkuyla yaşamak bize çok zor geliyor,Kovuklara sinmekten yağlarımız eriyor.`Aslan kabul edince anlaşmaya varıldı,Topluluk yavaş yavaş evlerine dağıldı.Her gün sabah toplanıp kur`a çekiliyordu,kur`ada ismi çıkan aslana gidiyordu.Sonunda bir gün sıra küçük tavşana geldi,Ama zulme isyanı tavşancık görev bildi.`Böyle devam edemez bu iş !` diye bağırdı.Ama böyle cesaret çoğu için ağırdı.`Şaşırdın mı ? ` dediler, `hep beraber söz verdik;Hem de bunca zamandır sözümüzde direndik.Hadi isyancı tavşan, bizi yalancı etme,Hadi, çabuk yürü de padişahı incitme.``Dostlarım` dedi tavşan, `kızmayın, izin verin bir oyun yapacağım, izi kalacak derin.`Dediler : `Kendine gel, böyle köpürüp taşma, sen bir küçük tavşansın, dev aslana sataşma;Gurura mı kapıldın, haddini aşıyorsun, sen hepimiz için de tehlike taşıyorsun !``Tersine !` dedi tavşan, `barışı bulacağız, o zalimin elinden hepten kurtulacağız.`Sonunda küçük tavşan dönüp koyuldu yola, arkasından baktılar gözleri dola dola.Biraz yolu uzattı, eğlendi sağda solda, epeyce gecikerek gitti vardı huzura.Aslan çok sinirlenmiş, kükreyip duruyordu, yerleri tırmalıyor, burnundan soluyordu.Nihayet görününce uzaktan bizim tavşan `Nerde kaldın ey soysuz !` diye bağırdı . aslan.`Bilmezmisin her canlı benden çekinir, korkar; gücümün karşısında eğilir tüm hayvanlar ?`Nice koca öküzü hakladım bir vuruşta; Bunun için karşımda herkes esas duruşta.Sen kim oluyorsun da böyle geç kalıyorsun, benim yüce emrimi hafife alıyorsun ?`Tavşan boynunu büküp dedi : `Aman efendim, Müsaade buyurun, hâlimi arzedeyim :Tam vaktinde çıkmıştık arkadaşımla yola, Geliyorduk beraber bu çok yüce huzura;Ben küçüğüm diyerek orman arkadaşlarım bizi çift gönderdiler size ey Padişahım.Ama yolda bir aslan birden saldırdı bize, çok iri ve güçlüydü, getirdi bizi dize.Dedim ki : `Bizi bırak, biz Padişah kuluyuz, yüce kapıya giden iki garip yolcuyuz.`Dedi ki : `O da kimmiş ? burda Padişah benim, dünyada benden güçlü başka aslan görmedim.Kendine güvenirse gelsin, çıksın karşıma, kim büyük ve güçlüymüş, göstereyim ben ona.`Dedim `Bana izin ver, Sultanıma gideyim, senin dediklerini ona haber vereyim.``Çabuk hemen git ve dön, yoldaşın kalsın rehin; kralına da söyle, gözüme görünmesin.``Dedi o aslan bana` deyince minik tavşan Öfkeden kudurmuştu bizim o koca aslan.`Kim acaba bu sersem, gidip onu bulayım, o kendini bilmeze kendimi tanıtayım;Hadi şimdi çabucak öne geç de yol göster !` dedi aslan ve yola koyuldular beraber,Nihayet kenarına geldiler bir kuyunun. Yâni son perdesine gelinmişti oyunun.Tavşan dedi : `O aslan yaşıyor bu kuyuda, böylece el altında içeceği suyu da.`Eğilerek baktılar beraberce kenardan : Dipte bir aslan vardı, bir de yanında tavşan.Bu kendinin sudaki yansımasıydı ama, gerçek gibi göründü bizim koca aslana.Kocaman kükremesi kuyuda yankılandı, böylece gördüğüne bir kat daha inandı.Cesaretle atladı üzerine düşmanın son hamlesi oldu bu, o zavallı aslanın.Kuyu oldukça derin, taşları da pek sertti; bu çok cesur atlayış onu canından etti.Güçlü olmak iyidir, ama zorbalık kötü. İyi dinle ve öğren; Oğuzhan bu öğüdü:Akıllı ve güçlü ol, ama haksızlık etme gücünü ve aklını kötülükte tüketme.Zalime boyun eğme, bu onu güçlendirir; Her zaman hakkı gözet, etrafını sevindir.`Kim ki olur dünyada zulüm ederek âbâd, elbette akıbeti olacaktır çok berbat.`




ÇITI PITI HANIM





Büyük yemyeşil bir adada sadece maymunlar yaşarmış. Bu maymunlar ülkesinde Çıtı Pıtı Hanım adında iyi kalpli bir maymun kız da varmış. Çıtı Pıtı Hanım zayıf, ufacık tefecik bir maymunmuş. Doğduğunda minicik bir bebek olduğu için annesi, maymun kızının adını Çıtı Pıtı Hanım koymuş. Çıtı Pıtı Hanım’ı tanıyan herkes onu çok severmiş. O, hiç kimse için kötülük düşünmez, iyilik yapmaktan çok hoşlanırmış. Çıtı Pıtı Hanım, ufak tefek olmasını dert etmezmiş. Tanımayanlar onu küçük bir kız zannederlermiş. Genç bir kız olduğunu öğrendiklerinde ise ona şaşkın şaşkın bakarlarmış. Bazen alay edenler de olurmuş ama Çıtı Pıtı Hanım onlara aldırış etmezmiş. “Terbiyem kıt olacağına, boyum kısa olsun, zararı yok.” dermiş. Bir gün ülkenin bütün genç kızları saraya davet edilmiş. Maymun kral, oğlunu evlendirmek istiyormuş. Prens, genç kızları görüp tanışsın diye büyük bir davet düzenlenmiş. Çıtı Pıtı Hanım bu daveti duyar duymaz heyecanlanmış. Prenses olma hayallerine kapılmış. Çıtı Pıtı Hanım’ın yüzü çok güzel değilmiş ama gözleri çok güzelmiş. Prens gözlerimi bir fark etse kesin bana aşık olur diye düşünüyormuş. Davetin olduğu gün Çıtı Pıtı Hanım da giyinip kuşanıp saraya gitmiş. Çiçekli, güzel bir elbise giymiş. Gitmiş gitmesine ama kapıdan içeri girmesi bile sorun olmuş. Kapıda bekleyen iri yarı maymun, onu durdurmuş. -Sen içeri giremezsin küçük kız, demiş. Çıtı Pıtı Hanım başını kaldırmış dev gibi duran maymuna bakmış. Sesini olabildiği en kalın ve en yüksek tonda çıkarmaya çalışarak bağırmış: -Ben küçük bir kız değilim, sadece boyum kısa, demiş. Nöbetçi maymun ona inanmamış, içeri girmesine izin vermemiş. Çıtı Pıtı Hanım’ın boyu kısaymış ama azmi büyükmüş. Öyle hemen mücadele etmeden vazgeçmezmiş. Kapının karşı tarafında bir yere saklanmış ve onu tanıyan birinin gelmesini beklemiş. Az sonra onların mahallesinde oturan bir maymun genç kız gelmiş. Çıtı Pıtı Hanım hemen onun yanına gitmiş, durumu anlatmış. -Ne olur şu nöbetçiye benim de senin yaşında olduğumu söyle, demiş. Kız onu küçümser bir edayla süzmüş. -Nasıl olsa prens seni beğenmeyecek, içeri girmenin sana bir faydası olmayacak. Boş yere kalabalık edip ayak altında dolaşma, demiş ve kırmızı kabarık elbisesinin eteğini sürüye sürüye içeri girmiş. Çıtı Pıtı Hanım üzülmüş onun sözlerine ama yine vazgeçmemiş. Bir tanıdık daha gelir belki diye beklemiş. Az sonra okul arkadaşı gelmiş. Çıtı Pıtı Hanım ona da hemen durumu anlatmış. -Tamam hadi gel birlikte gidelim, ben senin de benimle aynı yaşta olduğunu söylerim, demiş. Nöbetçinin yanına gitmişler. Arkadaşı nöbetçiye: -Çıtı Pıtı Hanım benim okul arkadaşımdır, aynı yaştayız, demiş. Nöbetçi gülmüş. -Tabi tabi benim de askerlik arkadaşım olur kendisi, demiş. Okul arkadaşı: -Yalan değil gerçekten benimle aynı yaşta, demiş. Nöbetçi: -Hanımefendi bu çocuğu sevindirmek için uğraştığınızı fark ediyorum. Fakat kralımızın emri var. Yaşlılar ve çocuklar alınmayacak. Sadece genç kızlar girebilir, demiş. Okul arkadaşı nöbetçiyi ikna edemeyince Çıtı Pıtı Hanımı orada bırakıp içeri girmiş. Çıtı Pıtı Hanım yine vazgeçmemiş. Acaba içeriye başka türlü nasıl girebilirim diye düşünmüş. Sarayın etrafında dolanmış. Pencereleri kontrol etmiş, içeriye girmenin yollarını araştırmış. Fakat her pencerenin altında bir nöbetçi bekliyormuş. Yeniden kapıya döndüğünde teyzesinin kızıyla karşılaşmış. Teyzesinin kızı çok güzelmiş. Hele o gece giydiği pembe, kabarık etekli elbisenin içinde bir kuğu gibi güzel ve edalı duruyormuş. Çıtı Pıtı Hanım ona durumu anlatmış. Teyzesinin kızı: -Tabi ki yardım ederim ama ne yapabiliriz. Şimdi nöbetçi bana da inanmaz, demiş. Çıtı Pıtı Hanım biraz düşünmüş. Aklına bir fikir gelmiş. -Ben senin eteğinin altına saklanayım, demiş. Zaten yeterince kabarık. Azcık başımı eğdiğim zaman rahat rahat içinde yürüyebilirim. Teyzesinin kızına bu plan pek parlak gelmemiş. -Ya nöbetçi fark ederse, demiş. Çıtı Pıtı Hanım: -Merak etme, demiş. Sen o kadar güzelsin ki yüzüne bakmaktan eteğine dikkat etmezler. Çıtı Pıtı Hanım teyzesinin kızının eteğinin altına saklanıp onunla birlikte içeri girmeyi başarmış. Gerçekten de nöbetçiler kızın güzelliğine . bakmaktan eteğinin anormal kabarıklığını fark etmemişler bile. Sarayın muhteşem salonunda yüzlerce genç kız prensin gelmesini beklemiş. Yakışıklı prens geldiğinde heyecandan hepsinin kalbi küt küt atmaya başlamış. Çıtı Pıtı Hanım prensi görür görmez aşık olmuş. Prens kızlara tek tek hoşgeldiniz deyip tanışmaya başlamış. Çıtı Pıtı Hanım’ın

sıra kendisine geldiğinde neredeyse kalbi duracakmış. Bütün kızlar küçümser bir edayla onu süzüyorlarmış. -İsmim Çıtı Pıtı Hanım prensim, demiş. Prens de onu küçük bir kız sanmış. -Memnun oldum. Ablanla birlikte mi geldin canım, demiş. Çıtı Pıtı Hanım bu sözlere üzülmüş. Güzel gözlerini prense dikerek: -Hayır ben küçük değilim, genç bir kızım, demiş Demiş demesine ama Prens onun güzel gözlerini fark etmemiş. Onu dinlememiş bile. Yanındaki genç kızla konuşmaya başlamış. Tanışma bittikten sonra prens Çıtı Pıtı Hanım’ın teyzesinin kızıyla çok ilgilenmiş. Prens ondan gözlerini alamıyormuş. Çıtı Pıtı Hanım bütün gece prensin dikkatini çekmek için etrafında dolaştıysa da prens onunla hiç ilgilenmemiş. O gece . Çıtı Pıtı Hanım çok üzgün dönmüş evine. O günden sonra da boyunun kısa oluşuna üzülmeye başlamış. Boyum uzun olsaydı prens benimle evlenirdi, diye düşünmüş. Anne ve babası kızlarının derdine ortak oluyorlarmış. Fakat ne söylerlerse söylesinler Çıtı Pıtı Hanım’ı üzüntüsünden kurtaramıyorlarmış. Kederinden yemekten içmekten kesilen Çıtı Pıtı Hanım iyice zayıflayıp küçülmüş. Bu arada teyzesinin kızıyla prens evleneceklermiş. Çıtı Pıtı Hanım teyzesinin kızının düğününe gitmemiş. -Teyzemin kızı da olsa prensimin başkasıyla evlendiğini görmeye dayanamam, demiş. Sarayda kırk gün kırk gece yapılan gösterişli düğünle prensle teyzesinin kızı evlenmişler. Aradan aylar geçmiş. Zamanla Çıtı Pıtı Hanım’ın acısı azalmış. Bir gün annesine: -Ben . gideyim de teyzemin kızına hayırlı olsun diyeyim, demiş. Saraya düğün hediyesi alıp öyle gitmiş. “Kim bilir, o şimdi ne kadar mutludur ona mutsuzluğumu belli etmeyeyim,” diye düşünüyormuş. Teyzesinin kızı onu gördüğüne çok sevinmiş. Aynen onun hayal ettiği gibi güzel bir elbise giyinmiş. Yere kadar uzun olan elbisesi, incilerle süslü ve . pembe renkteymiş. Fakat Çıtı Pıtı Hanım’ın beklediği gibi mutlu değilmiş. Çıtı Pıtı Hanım: -Rengin solmuş, gözlerinin altı çökmüş, hasta mısın? diye sormuş. Teyzesinin kızı: -Hayır hasta değilim, sadece çok mutsuzum, demiş. Çıtı Pıtı Hanım çok şaşırmış. -Mutsuz musun? diye sormuş inanmayan gözlerle. Teyzesinin kızı: -Evet çok mutsuzum, demiş. Çıtı Pıtı Hanım: -Nasıl mutsuz olursun! demiş hayretle. Ülkemizin yakışıklı prensiyle evlendin, prenses oldun. Sarayda yaşıyorsun. İlerde kraliçe olacaksın. Nasıl mutsuz olursun, inanamıyorum. Teyzesinin kızı: -Mutsuzum çünkü prens hiç hayal ettiğim gibi biri değilmiş, demiş. Evet yüzü güzel ama huyu çok kötü. Çok kaba biri. İnanmazsın belki ama muzu soyup kabuğunu . yere atıyor. Bana çok kötü davranıyor, yürürken eteğime basıp gülüyor, bana hiç değer vermiyor. Kızınca beni dövüyor. Koskoca sarayda yapayalnızım. Çıtı Pıtı Hanım güzel gözlerini kırpıştırarak, -Bu söylediklerine inanamıyorum, demiş. Teyzesinin kızı: -Maalesef doğru, demiş. Çıtı Pıtı Hanım onun için çok üzülmüş. Teyzesinin kızı da sadece prensin zenginliğine, yakışıklılığına baktığı için sonunda pişmanmış. Çıtı Pıtı Hanım bu olayda kendisinin de aynı hatayı yaptığını hatırlamış. O günden sonra Çıtı Pıtı Hanım bir daha hiçbir şeyde dış görünüşe aldanmamış. Onu eskiden beri sevip isteyen, boyu boyuna uygun bir gençle evlenmiş. Sarayda mutsuz bir prenses olacağına küçük ağaç evinin mutlu prensesi olmuş.

1 yorum: